Recep Yazıcıoğlu’nu Erzincan Valiliği sırasında tanımıştım.1992’de yaşanan depremde iki ay boyunca beraber olmuştuk.

Valilik önünde 24 saat nöbet tutuyorduk, her sabah acı bilançoyu öğreniyor, bir çadırda oluşturulan basın merkezinden gazete merkezlerimize hazırladığımız haberlerimizi ve fotoğraflarımızı geçiyorduk. Bildiğiniz gibi her depremde çadır krizi çıkar. Erzincan depremi sırasında izinde olan Yazıcıoğlu, apar topar kente dönmüş ve yardımların dağıtımını koordine etmeye başlamıştı.
İlk etapta kente çok az çadır gönderilmişti.
Çadır isteyen binlerce insan bir sabah hükümet konağının önüne toplandı ve ‘vali istifa’ diye slogan atmaya başladı.
Sayı giderek artıyordu.
Yazıcıoğlu olan biteni bir süre hükümet konağının penceresinden izledi.
Halk çok öfkeliydi.
Vali Yazıcıoğlu, Hükümet konağının kapısına geldiğinde dışarı çıkmaması yönünde uyarıldı.
Dinlemedi.
Halk valiyi bir kaşık suda boğacaktı, öfke tavan yapmıştı.
Kalabalığın arasına daldı, hükümet konağının önündeki beton çiçekliğin üstüne çıkarak fotoğraf çekmeye başladım.
Öfkeli halk bağrışıyor ve çadır istiyordu.
Yazıcıoğlu’nu linç etmek üzerdeydiler.
‘Galiba son fotoğraflarını çekeceğim’ diye elim deklanşörde nefesimi tutmuş olan biteni izliyordum. ‘Susun’ diye bağırdı,
Sustular.
Yeni çadırları getiren TIR’ların akşam saatlerinde Erzincan’da olacağını ifade etti.
Bir süre suskun kalan kalabalık tekrar bağrışmaya başladı.
Bu kez tek tek vatandaşlarla konuşmaya başladı ve kendisinin de çoluk çocuğuyla birlikte makam arabasında yatıp kalktığını söyledi,
Ah bu halk, ah!
‘Bana ne’ diyeni mi sorarsınız, ‘valisin bir tane çadır alamadın mı?’ diye soranı mı?
O sakin vali bile gerilmişti.
Bir vatandaşa sordu, ‘sen çadır almadın mı?’
Adam yanıtladı, ‘aldım’.

‘Peki ne diye bağrışıp çadır istiyorsun?’ diye sorduğunda aldığı yanıt hepimizi şoke etti, ‘Hayvanlarımı koyacağım!’.
Yazıcıoğlu ona ‘yahu Allah’tan kork’ dediğinde adam çekti gitti.
Mercedes marka aracının açık kapısının yanında bağrışan adama yaklaştı, ‘sen niye bağırıyorsun?’ diye sordu, cevap şok etti;
‘Vali Bey, ben çadır aldım, ikinciyi istiyorum. Birinde ben ve hanım, diğerinde çocuklar yatacak!’
Vali yutkundu ve ‘Kardeşim, ben devletin valisiyim. Aracımda yatıyorum, sen de git Mercedes’inde
 yat. Utanmıyor musun?’
O da çekti gitti, giderken söyleniyordu, ‘sanki versen ölürsün?’
Yazıcıoğlu, ‘yardımlar ulaştıkça hepinize dağıtacağız’ dedi, kalabalık yavaş yavaş dağıldı gitti. Yine sıra dışılığını göstermişti.
Aradan aylar geçti.
Enkaz kaldırma çalışmaları devam ediyordu, sıra büyük enkazlara gelmişti.
Erzincan’a gittim ve vali beye uğradım.
‘Nasıl gidiyor çalışmalar?’ diye sordum.
Konuşurken gözlerini kapatır makinalı tüfek gibi konuşur ve tipik bir Karadenizli olduğu için sık sık ‘ula’ derdi rahmetli.
Bu ülkede sistemi en çok eleştiren insanların başında geliyordu bildiğiniz gibi.
Zaten o yüzden sıra dışıydı.
‘Ula’ dedi ‘otur anlatayım başımıza neler geldi, bu ülke bu kafayla batar ula?’.
Hayırdır Sayın Valim dedim.
Başladı anlatmaya Aziz Nesin’lik olayı.
Aynen aktarıyorum, virgülüne dokunmadan.
“Ula büyük enkazların yıkımını ucuna büyük bir demir kütle bağlı bir vinçle yapıyorduk. Baktım bu böyle olmayacak. Çok zaman kaybediyoruz. Bir koordinasyon toplantısı yaptım. DSİ ve Karayolları müdürleri, ABD’de olduğu gibi büyük enkazları dinamitle patlatıp yıkmayı önerdiler. Nasıl olacak bu iş diye sordum. Bu hesap kitap işi, bu işin bir tekniği var, biz bunu bilmiyoruz dedim. Biz biliyoruz yaparız dediler. Saatlerce konuştuk, hiç sorun olmaz diye garanti verdiler. Yine de araştırın soruşturun dedim. Sonunda karar verdik bu yöntemle binaları yıkmaya. Kentin dört bir yanına ulaşacak şekilde anonslar yaptık. Şu gün şu saatte dinamitle yıkım yapacağız dedik. Büyük gün gelip çattı. Makam odamda çalışıyordum. Öyle bir patlama oldu ki, koltuğum havaya fırladı ve yere düştü. Erzincan yeniden yıkıldı sandım. Aracıma atladığım gibi patlatılan binanın olduğu yere gittim. Binanın yerinde yeller esiyordu, dibinde 40 metrelik bir çukur açılmıştı. Başarmıştık ama öyle böyle değil! (Acı acı gülerek) Erzincan’da camı kırılmadık bina kalmamıştı. O cam paralarını ödemek de valiliğe düştü tabii ki! Çağırdım müdürleri, ula Allah sizin belanızı versin dedim. Utana sıkıla dinamiti biraz fazla koymuşuz, hesap hatası yaptık dediler. Defolun gidin dedim. Ula bu ülkede düzgün bir iş yapan adam yok mudur? Siyaseten atananların, liyakatsizlerin iktidarı böyle oluyor işte. Yazıklar olsun!”.

Sanki bugünü anlatmıştı rahmetli liyakatten bahsederken.
Değişen hiçbir şey yok.
Bu ülkede liyakat derken partiye ve davaya bağlılık baz alındığı sürece Aziz Nesin hikayeleri bitmez ve bitmeyecek ne yazık ki.
İzahı olmayan şeyin mizahı olur.