Doğum ve ölüm arası yolculuk hem çok kısa hem de çok uzun sürer. Bu hedeflerinizle uzayan, hırslarınızla kısalan bir yolculuktur.

İnançların farklı yaklaşımları, farklı kriterleri ve farklı ritüelleri vardır. Kiminin kayıtsız şartsız kabul ettiğini kimisi katiyen reddeder. Bazen ortak noktada buluşan farklı inançlar birden hızla ayrılabilirler.Dalda toplanmış serçelerin bir patlama sesiyle dağılması hızı ve ürkekliğiyle. Her inancın savunucusu ise kendi inancının doğru olduğunu anlatmaya çalışır. Kimi zaman ütopya kimi zaman ise distopya yarattığının farkına varmaz.

Bu kadar din, dinsizlik ve farklı inanç savunucusunun tek reddemediği şey ise doğum ve ölümdür. Öncesi ve sonrası tartışılsa da farklılaşsa da doğum-ölüm gerçekliği asla tartışılmaz.

Doğumla şekil bulur hayat ve doğduğun toplumla da yön verirsin ilk inancına.Kimi zaman zorunlu hissedersin, kimi zaman dikta edilir ama en doğru olanı severek seçersin. Seçmek içinde güzel örneklerini izlersin, kötülerin uzak durduğu tarafa yönelirsin.

Ben mütedeyyin yaşam tarzını belirlemiş ve sosyal adaletin, emeğin, toplumsal değerlerin ön planda olduğu bir ailede başladım hayata.

Kötüler bana haram ve haksızlık iyiler ise helal ve insancıl olarak anlatıldı. Kem söz, küfür ve kandırmak haramdı, iyilik, içtenlik ve insan odaklı yaşam ise helal. Adalet ise olmazsa olmazım olmalıydı.

Nereden çıktı şimdi senin yaşamın bize ne diyebilirsiniz.

Az önce Whatsapp mesajı ile bir video aldım. Çok değer verdiğim, dünyaya güzellik katma şiarıyla çalışan ve iyide muhasebe bilen akademisyen abim yolladı. 1 dakika 30 saniyelik bir video ve sözde bir alimin cennet ile ilgili sözlerini içeriyor.

Videoyu izleyince çocukluk yıllarımda sürekli kendime sorduğum bir soru aklıma geldi.

"Neden hep cehennem anlatırlır, cennet yok mu?"

Yaz dönemlerinde Kuran kurslarına giderdim. Arapça alfabe, cüz ve Kuran-ı Kerim okumayı öğrenirdim. Cami imamı ya da müezzini verirdi dersi, o zaman çok ayırt edemiyordum farklarını. Arapça alfabe eğitimi aralarında sıkılmayalım diye bize yaşam ve ölüme dair anlatılarda bulunurlardı.

Bir tanesi hep şöyle anlatırdı;

"Şunu yaparsanız ateşte yanarsınız bunu yaparsanız cehennemin yedi kat dibinden kurtulamazsınız, ne kadar sevap işlerseniz işleyin o yaptıklarınız yüzünden yanacaksınız."

Diğeri ise; "cennet ve ceheneme gidecek yolları inşa etmenin kendi elimizde olduğunu ve yanlıştan dönmek için bizlere haklar tanındığını" söylerdi.

Şimdi adını hatırlayamadığım bir kurs arkadaşıma şunu sorduğumu hatırlıyorum.

"Allah bizi sevmiyor ve hep ceza mı verecek?"

O ise şöyle bir cevap vermişti!

"Yok seviyormuş ve bize dört huri verecekmiş."

8-9 yaşlarındayız ve arkadaşım cennette hurilerinin olacağını mutlulukla anlatıyordu. Çok korkunç değil mi?

Ödül ve cezanın bu seviyeye indirilmiş olması ne büyük cehalet.

Bugün izlediğim video ise tam bunun özetiydi ve anlatılanlar sapıkçaydı, cennet hurilerinden bahsediyordu.

Az önce dediğim gibi, iyi ve kötüyü ayırt etmek için çevremizi izleyerek büyüyoruz, büyüdük. 

Toplumun vitrini özellikle bu konuda büyük yol gösteren oluyor biz büyürken. Ben darbeler ve demokrasi çabasıyla uğraşan bir dönemde büyüdüm. İzlediğim örnekler kısmi olarak iyi ve kötü olarak ayırt edilebiliyordu ve içlerinden bana doğru geleni seçebiliyordum. Çünkü çoğulcu fikirler görme şansım vardı ve toplumsal değerlerimiz malzeme edilmiyordu fazlasıyla.

Son yıllarda benim çocuklarımında dahil olduğu izleme ekibi ise bize göre daha şanssız. Çok renkliliği görüyor ama doğruların ne olduğunu ayırt etmek için çok çabalamak zorunda.

Haram ve helal kavramlarını en çok kullananların zikri ile fikrinin zıt yönlere gittiğini görüyor. Bizim "Beytülmal" dediğimiz şimdiki neslin ise "benim param" dediği hazine israflarla ve yandaş kullanımlarla yok ediliyor.

"Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder." söyleminin yöneticiler tarafından yanlış anlaşıldığını ya da gerçekten böyle bir emir varsa yanlış olduğunu sorguluyor, akraba ve kabileye kendi paralarının aktığını gördükçe. Adalet ve iyilik ise evrenselse biz neden evrenselliğe uymuyoruz o zaman biz yanlış bir toplummuyuz diye sorguluyor ve kendi toplumunu reddeder hale geliyor.

" Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir." diyen dilleri dinliyor ve özde olamayan sözde kalan ayrımcılığa şahitlik ediyor. Ve her gördüğü kötü örnekte toplumsal değerlerin sadece birilerini bir yere taşımak için icat edilmiş yalanlar olduğunu düşünmeye başlıyor.

Yanlış yaşamlar, yanlış öğretilere sebep oluyor vesselam.

Sorunlarımız çok ve her alanda var. Akıl ve bilimden hızla uzaklaştık ve parça parça ayrıştırıldık. Ayrıştırılan her grup için bir söylem icat edildi ve neredeyse onluk düzene geçmiş bir ülkeyi yönetmenin kolaylığını oluşturmaya çalışan bir yönetim anlayışı ile başbaşa kaldık.

Ekonomik çöküşün kurbanı olurken, toplumsal değerleri yitirmeye ve adalate inanmamaya başladık. 

"Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır."

Bu en çok duyduğumuz söz haline geldi ve adil olmadan adaletli görünme çabası ile top yekün endişeye düştük. Gençlerimiz umutlarını kaybetti ve "Asıl biz kandırılıyoruz." düşüncesiyle gençliğin kandırılmadığı bir değişimi haykırmaya başladı. Değerlerini kendileri oluşturuyorlar ve o değerlere müdahale, dikta ya da doktirin istemiyorlar.

"Bizim editöre ihtiyacımız yok ve biz başrol de ya da reji de olmak istiyoruz." diyorlar. Artık birilerinin gençleri kandırmak için anlattığı her ütopya onlar için distopya haline geldi. 

Kısacası geçler Türkiye'yi, can vatanlarını seviyor ve O'nu yanlış ellerden alıp doğru ellere teslim etmek ama sınırsız güç vermeden yönetmelerini istiyorlar.

"Oynamayın bizim geleceğimizle ve değerlerimizi yıpratmayın, yemiyoruz artık bunları!" diyorlar.

Doğum ve ölüm arasında geçecek o up uzun yolculuklarının kısa kıp kısa hırslar tarafından huzursuz edilmesinden sıkıldılar ve huzur istiyorlar. Anlatılana inanmıyor ve gördüklerini analiz ediyorlar.

Diyarbakır'da kazanlar konserve için kaynadı Diyarbakır'da kazanlar konserve için kaynadı

Sınırlı zekalar O zekayı kandıramaz.

Öyle bir gençlik var ki yapay zekanın gücünü yapay olmayan zekalarıyla yönetecek güçte ve erdemde.

İyi Pazarlar.

Onların adına ben utandığım için videoyu eklemedim.